
Kaba olanın estetiği her zaman ürkütücü gelmiştir. Kendime neden diye sorduğumda cevabı elbette en gerilere giderek vermeye çalışıyorum. Çocukken izlediğimiz filmlere özellikle de. Tüm filmlerde iyiler daha huzurlu, dingin, çoğu zaman doğanın içinde, aydınlık düzeyi yüksek mekanlarda yaşarlar. Kötüler ise oldukça kaba, endüstriyel, sanki tam tamamlanmamış, oldukça gürültülü ve kaotik mekanları seçerler. Genellikle loş ışıkla ayınlatılmış olurlar. Böyle olunca da ister istemez içime işlemiş ferah mekanlar, doğa, aydınlık, huzur iyi olan, böyle olmayanlar da kötü olandır diye.
O nedenle içimizde korkular taşırız. Mesela, Milano'da böyle bir korku yaşamıştım. Merkez Tren İstasyon'nunda bizden bir gün sonra gelecek arkadaşımızı bekliyorduk. Ben havalanından gelen otobüs belki ana kapıda durmuyordur diye binanın çevresi dolaşmaya başladım. Binanın efrafı beni Tonale Caddesi'ndeki alt geçitten geçmek zorunda bıraktı. İşte bu tam bir Mad Max sahnesiydi. Kötü ışık, evsizler, sütunlar, boşluklar, etrafımdan hızla geçen arabalar. Çok korkmuş ve oradan hızla uzaklaşmıştım. Orası bana ürkütücü gelmişti. Sırf bu sinematoğrafik kavrayışımdan olsa gerek.

O zaman gördüğüm o estetik tedirgin ediciydi sonra zamanla içimde kırılmalar oldu. Dinlediğim müzikten, gittiğim yerlere kadar herşey değişmeye başladı. Artık o tedirgin edici estetik keyif vermeye başlamıştı.
Zamanla Tarlabaşında yaşadım, terkedilmiş fabrikaları gezip oralardan bazı güzel şeyler aşırdım. Elbette yine de bir sınırdan öteye geçemedim. Hatta çok ünlü tasarımcıların kaba, endüstiyel, tamamlanmamış görünen tasarımlaırını beğenmeye başladım. Örneğin Beyrut'taki Bo18 adlı klüp, Atelier Van Lieshout'un Vostok Cabin'i
Ne diyordum? Kaba olanın estetiğinden bahsediyorum. Peki neden? Çünkü Brut Deluxe'un kiosk ve totem tasarımları bana bunu söyletti.
Evet, Arketiplerden yola çıkan, onlara olabildiğince sadık kalan, işlevini de unutmadan, hatta onu da pratik bir şekilde yerine getiren tasarımlar bunlar.

0 yorum:
Yorum Gönder